NATO: Dünyadaki en tehlikeli organizasyon

*Bu yazı kesiti thetricontinental.org sitesinde oluşturulan “NATO: Dünyadaki En Tehlikeli Organizasyon” başlıklı dosyasından alınmıştır.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), bugün yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük “varoluşsal kriziyle” karşı karşıya olduğunu iddia ediyor. ABD Başkanı Donald Trump ve ulusal güvenlik ekibi, görünürde Avrupa’ya sırtını dönmüş ve artık onun güvenlik maliyetini karşılamayacağını söylemiş durumda. Bunun üzerine Avrupa liderleri, Ukrayna’daki savaşa desteklerini artırmak ve kendi askeri üretim ile savunma kapasitelerini güçlendirmek için kaynak yaratma telaşına girişmiş bulunuyor. Buna rağmen, NATO’nun baskın gücü olan ABD’nin bu askeri aygıttan çekileceğine ya da onu dağıtmaya çalışacağına dair somut hiçbir işaret yok. NATO, kuruluşundan bu yana ABD için çok çeşitli amaçlara hizmet etti ve hizmet etmeye devam ediyor: Avrupa devletlerine kendi savunmaları için daha fazla ödeme yapmaları yönünde baskı uygulamak bir şeydir; bunu, ABD’nin Avrupa’dan daha geniş ölçekli bir stratejik geri çekilişi olarak okumak ise bambaşka bir şeydir. Sert söylemlere rağmen Trump’ın izlediği çizgi, ABD egemen sınıfının genel yönelimiyle uyumlu kalmaktadır. ABD’yi Atlantik ve Pasifik’in ardına çekip içine kapanık bir konuma sürüklemek yerine, NATO gibi araçlar ve Avrupa’yı bağımlı kılan devletler sistemi üzerinden küresel gücünü sürdürmeyi tercih etmektedir.

Bu dosyanın başlığı olan “NATO: Dünyadaki En Tehlikeli Organizasyon”, siyaset bilimci Peter Gowan’ın (1946–2009), NATO’nun 1999’da Yugoslavya’yı bombaladığı ve parçalanma sürecini hızlandırdığı dönemde yaptığı değerlendirmeyle uyumludur:

“Şu iki talihsiz gerçeği akılda tutmalıyız: Birincisi, NATO devletleri dünyadaki güç ve servet eşitsizliklerini derinleştirmeye, kendi ezici askeri ve ekonomik güçlerine yönelik tüm meydan okumaları ortadan kaldırmaya ve diğer bütün meseleleri bu hedeflere tabi kılmaya kararlıdır. İkincisi ise NATO devletleri, gerçekte böyle bir şey yapmadıkları halde, kendi halklarını dünyayı daha adil ve daha insani bir geleceğe taşıdıklarına inandırmayı olağanüstü kolay başarmaktadır.”

NATO, insan hakları ve ortak güvenlik dilini, kuruluşunun ve bugünkü varlığının arkasındaki gerçek motivasyonları gizlemek için kullanmaktadır. Bu nedenle, bu askeri ittifakın söylemlerini bir kenara bırakıp gerçek tarihsel siciline bakmak gerekir.

 

  1. BÖLÜM: SALDIRGAN İTTİFAK

NATO fikri, İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında, ABD ile Birleşik Krallık’ın Avrupa’daki faşist güçlerin yenilgisinin ardından kurulacak yeni güvenlik düzenini tartışmaya başlamasıyla ortaya çıktı.

1945 yılında ABD’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen San Francisco Konferansı’nda Birleşmiş Milletler kuruldu. Konferansa katılan elli devlet tarafından onaylanan BM Şartı, bölgesel güvenlik örgütlerinin kurulmasına izin veriyor; ancak yaptırım ve askeri müdahale gibi uygulamaları BM Güvenlik Konseyi’nin onayına bağlıyordu. ABD, BM Şartı’nın bu maddesine dayanarak 1949’da on Avrupa ülkesi ve Kanada’yı Washington Antlaşması etrafında bir araya getirerek NATO’yu kurdu.

NATO’ya katılan Avrupa ülkelerinin savaş sonrası deneyimleri birbirinden farklıydı. Fransa ve Almanya gibi ülkeler ordularını neredeyse sıfırdan yeniden kurmak zorunda kalırken, Britanya gibi bazı ülkeler askeri yapılarını büyük ölçüde koruyabilmişti. İzlanda ise daimî bir orduya bile sahip değildi. NATO, bu ülkelere ABD’nin askeri ve nükleer korumasını sundu.

1949 tarihli bir CIA muhtırasında NATO’nun gerçek amacının yalnızca Sovyetler Birliği’ni Avrupa’dan uzak tutmak olmadığı açıkça belirtiliyordu. Belgede ayrıca “Alman gücünün uzun vadeli kontrol altında tutulması” ve “Avrupa’daki güç dengesini belirleyecek Alman potansiyelini kimin kontrol edeceği” sorununun çözülmesi gerektiği vurgulanıyordu. Bu değerlendirme, NATO’nun resmi söylemlerinden çok daha gerçekçi bir tablo sunmaktaydı.

NATO’nun kuruluşundan sonraki yıllarda ABD, Doğu Asya’da Manila Paktı’yla Güneydoğu Asya Antlaşması Örgütü’nü (SEATO), Orta Asya ve Ortadoğu’da ise Bağdat Paktı’yla Merkezi Antlaşma Örgütü’nü (CENTO) kurdu. Bunun yanında OAS da 1962’de oluşturulan “Uluslararası Komünizmin Yıkıcı Faaliyetlerine Karşı Özel Güvenlik Danışma Komitesi” aracılığıyla açık biçimde antikomünist bir rol üstlendi.

ABD’nin bu askeri ittifaklar ağını kurmasının iki temel amacı vardı: Birincisi, ilgili bölgelerde komünist hareketlerin ve sol güçlerin gelişimini engellemek; ikincisi ise dünya çapındaki hükümetler üzerindeki ABD etkisini güçlendirmekti. Bu strateji aynı zamanda ABD’nin, kendi kıyılarından çok uzaklarda fakat Sovyetler Birliği’ne, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne oldukça yakın bölgelerde askeri üsler kurmasına olanak sağladı. Böylece küresel ölçekte kalıcı bir askeri varlığın temelleri atıldı.

1960’lardan 1980’lere kadar geçen süreçte askeri paktlara duyulan ihtiyaç çeşitli nedenlerle azalmaya başladı. Birincisi, ABD Japonya’dan Honduras’a kadar uzanan geniş bir askeri üs ağı kurmuştu. İkincisi, füze teknolojisi, nükleer denizaltılar ve hava gücündeki gelişmeler sayesinde çok daha hareketli ve esnek bir askeri kapasiteye ulaşıldı. Üçüncüsü, ABD “interoperability” yani “birlikte çalışabilirlik” adı verilen bir strateji geliştirdi. Bu strateji sayesinde ABD, kendi askeri teknolojisini müttefik ülkelere satarak ortak askeri tatbikatları teşvik etti; bu tatbikatlar çoğunlukla ABD askeri komutası altında ve ABD’nin stratejik çıkarları doğrultusunda yürütülüyordu. Son olarak ABD; Pasifik Komutanlığı (PACOM), Güney Komutanlığı (SOUTHCOM) ve Merkez Komutanlığı (CENTCOM) gibi bölgesel komuta yapıları oluşturarak çok sayıda ikili ve çok taraflı askeri anlaşma geliştirdi.

Bu yeni mekanizmalar nedeniyle Asya ve Ortadoğu gibi bölgelerde askeri ittifaklara duyulan ihtiyaç azaldı. SEATO, Güneydoğu Asya ülkelerinin ilgisizliği nedeniyle 1977’de dağıldı. CENTO ise İran Devrimi’nin ardından 1979’da sona erdi. Ancak Latin Amerika’daki Amerikan Devletleri Örgütü ile Avrupa’daki NATO varlığını sürdürdü. Fidel Castro’nun OAS için kullandığı “Sömürgeler Bakanlığı” ifadesi, bu yapının karakterini açık biçimde ortaya koyuyordu.

NATO ise ABD emperyalizminin temel mimarisinin önemli bir parçası olarak kaldı. Lord Ismay’ın formülü hâlâ geçerliliğini koruyordu: Sovyetleri dışarıda tutmak: Avrupa’daki ABD ve NATO üsleriyle ve ABD nükleer silahlarıyla Sovyetler Birliği’ni caydırmak.

Amerikalıları içeride tutmak: Avrupa’nın bağımsız bir kıtasal ordu kurmasını engellemek ve Avrupa Birliği genişledikçe NATO’nun da genişlemesini sağlayarak ABD etkisini sürdürmek.

Almanları aşağıda tutmak: Eski emperyalist güçlerin, ABD’ye tabi müttefikler olmaktan çıkıp bağımsız jeopolitik hedefler geliştirmesini engellemek. ABD bu yaklaşımı yalnızca Almanya için değil, özellikle Japonya başta olmak üzere tüm Avrasya için sürdürdü. Dolayısıyla NATO, ABD emperyalizminin temel unsurlarından biri olarak varlığını korudu.

 

  1. BÖLÜM: KÜRESEL NATO

Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmasından bir ay önce NATO, “Yeni Stratejik Konsept” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda Avrupa’da “yeni ve daha umut verici bir dönemin” başladığı kabul ediliyordu. Böyle bir atmosferde NATO üyeleri çıkıp “Artık ittifakı dağıtalım” diyebilirdi. Ancak bunun yerine NATO’nun varlığını sürdürmesi meşrulaştırıldı ve “çok yönlü tehditlerin” NATO üyesi ülkelerin sınırları dışında bile ortak müdahaleleri gerekli kıldığı savunuldu.

1997’de, NATO’nun Brüksel’deki merkezinde konuşan ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Sovyetler Birliği’nin dağılmış olmasına rağmen “Artık bizi bir arada tutan böyle bir tehditle karşı karşıya olmadığımıza inanan çok sayıda insan var ama ben hâlâ böyle bir tehdidin bulunduğuna inanıyorum” diyordu. Peki NATO’nun amacı artık neydi? Albright bunu şöyle açıklıyordu:

“Nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların yayılmasını durdurmak. Teknoloji ile terörün oluşturduğu patlayıcı birleşimi etkisiz hale getirmek; ne kadar düşünülemez görünürse görünsün, kitle imha silahlarının bunları kullanmaktan çekinmeyecek insanların eline geçmesi ihtimalini önlemek. Bu tehdit büyük ölçüde Ortadoğu ve Avrasya’dan kaynaklanıyor; bu nedenle Avrupa özellikle risk altında.”

1980’lerde ABD Başkanı Ronald Reagan yönetimi, Avrupa’ya askeri harcamaları artırması yönünde ciddi baskı uygulamıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD yetkilileri, Avrupa’nın daha fazla askeri harcama yapması gerektiğini sürekli olarak tekrar etmiştir.

Avrupa devletleri bir yandan askeri bağımlılığın sorunlarının farkında olsalar da diğer yandan ABD’nin askeri şemsiyesi altında kalmak istemeye devam etmiştir. Avrupa liderleri, NATO zirveleri arasında gidip gelerek askeri harcamaları artırma konusunda hızla uzlaşmış; bu süreç, kendi toplumlarına ve giderek daha fazla askerileştirilen dış politikalarına ciddi zararlar verse de devam etmiştir.

 

AKDENİZ, TERÖRLE SAVAŞ VE GÖÇÜN ARAÇSALLAŞTIRILMASI

1990’lara gelindiğinde NATO, “güney komşuluk” olarak adlandırdığı Akdeniz’in güneyindeki ülkelerle iş birliği geliştirmeye başladı.

2004’te, ABD ve bazı NATO müttefiklerinin Irak’ın yasa dışı işgaline katılmasından bir yıl sonra, NATO Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni “İstanbul İş birliği Girişimi” kapsamında bir araya getirerek Körfez ülkeleriyle askeri iş birliğini artırdı.

2011 Libya müdahalesinin ardından NATO, Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya geçmeye çalışan göçmenleri de “güvenlik sorunu” olarak tanımlamaya başladı.

NATO liderleri bu durumu “göçün araçsallaştırılması” olarak adlandırdı. Bu ifade, göçmenlerin “hibrit tehdit” olarak kullanıldığı iddiasını içeriyordu (örneğin Rusya’nın 2024’te Finlandiya sınırında farklı ülkelerden sığınmacıların geçişine izin verdiği iddiası gibi).

 

AFRİKA: “NATO, DÉGAGE!”

NATO’nun Akdeniz’in güneyindeki en önemli müdahalesi, 2011’de Libya devletinin yıkılmasıdır. Bu müdahale, Afrika’dan Avrupa’ya göç yollarını açmış ve aynı zamanda Cezayir, Mali, Burkina Faso ve Nijer’de ciddi güvenlik krizlerinin tetiklenmesine yol açmıştır. On yılı aşkın süre geçmesine rağmen bu müdahalenin etkileri hâlâ devam etmektedir.

Libya’nın yıkımında rol oynayan Fransa, Sahel bölgesindeki terör krizini gerekçe göstererek kendi askeri müdahalelerini meşrulaştırmaya çalışmış; ancak bu müdahaleler daha sonra “France, dégage!” (Fransa defol!) sloganıyla bölgeden geri püskürtülmüştür. Bu slogan zamanla daha geniş bir politik çağrıya dönüşmüştür: “Avrupa defol! NATO defol!”

 

NATO’nun Çin Meydan Okuması

Yugoslavya, Afganistan ve Libya savaşları NATO’yu doğrudan operasyon alanının dışına taşırdı. Ancak bu, NATO’nun emperyal coğrafyasının sınırlarını ifade etmekten oldukça uzaktır. Danimarka İleri Araştırmalar Enstitüsü’nden Sten Rynning, 2024 tarihli NATO: Soğuk Savaştan Ukrayna’ya, Dünyanın En Güçlü İttifakının Tarihi adlı kitabında şöyle yazar:

“Doğal olarak NATO, Hint-Pasifik’i görmezden gelemez; çünkü bu alan, Amerika Birleşik Devletleri’nin temel jeopolitik önceliği haline gelmiştir.”

Bu ifade dilbilimsel açıdan ilginçtir: NATO’nun “görmezden gelmeyi göze alamadığı” şey, NATO üyelerinin ortak çıkarları değil, doğrudan ABD’nin öncelikleridir. Başka bir ifadeyle Rynning—ki kitabı NATO üzerine “resmi olmayan en yakın çalışma” olarak görülebilir—iki önemli gerçeği açıkça kabul etmektedir. Birincisi, örgütün politikasının Kuzey Atlantik Konseyi tarafından değil, fiilen Amerika Birleşik Devletleri tarafından belirlendiği. İkincisi ise, 2009’dan itibaren (Barack Obama’nın başkanlığıyla birlikte) ABD’nin Çin’i başlıca rakip olarak görmeye başlaması ve NATO’yu da bu yeni stratejik hattın içine çekerek Çin’i çevreleme yönünde genişletmesidir.

Bu tespit, belirli bir anlamda doğrudur: Çin’in karşı çıktığı şey, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iddia ettiği gibi “kurallara dayalı uluslararası düzen” değil, bu düzenin transatlantik egemenlik altında işlemesidir.

Simón ayrıca Çin’in NATO açısından “önemli” olmasının iki temel nedenini sıralar. Birincisi, Çin’in Avrupa’ya ulaşabilecek silah sistemlerine ve Avrupa’da kritik altyapı yatırımlarına sahip olmasıdır. İkincisi ise Çin’e karşı yürütülen yeni Soğuk Savaş’ın ABD açısından “son derece belirleyici” olması nedeniyle NATO’nun Hint-Pasifik’te de yer alması gerektiğidir. Bu, Rynning’in görüşünü pekiştirir: ABD için önemli olan şey NATO için de önemlidir. Burada, İspanyol bir akademisyen olan Simón ile Danimarkalı Rynning, kendi ülkelerinin dış politika özerkliğinin Washington karşısında geri plana itilebileceği konusunda aynı çizgide buluşmaktadır.

1839’da Çin’e afyon dayatan İngiliz gemilerinin isimleri HMS Volage ve HMS Hyacinth idi. “Volage” değişkenliği, “Hyacinth” ise Yunan mitolojisinde kıskançlığı temsil eder. Bu isimler hatırlanmaya değerdir. NATO’nun ittifakları da değişkendir; NATO’nun çıkarları da kıskançlıkla şekillenir. Küresel çıkarlar yerine üye devletlerin çıkarlarını korur gibi görünürken ABD merkezli düzeni sürdürmeyi ve diğer ülkelerin bağımsız gelişimini engellemeyi amaçlar. İşte bu nedenle NATO, bugün dünyanın en tehlikeli ve en gerici örgütlerinden biri olarak görülmektedir.