Orta sayfa – Üniversiteler toplumsal kurtuluş için özgürleşecek!

Gençlik hareketinin temel mücadele programı olan özerk-demokratik üniversite mücadelesi her tarihsel evrede güncel dinamiklere uygun bir nitelik kazanmalıdır. Zamanında dergimizde yazılmış olan “Ülkemizde demokrasi sorununun bir devrim sorunu olduğu, üniversitenin demokratikleştirilmesi sorunun emperyalizm ve faşizmden kurtuluş sorunundan ayrılamayacağı ve demokratik üniversiteye ancak bağımsız ve demokratik bir Türkiye için mücadele ederek ulaşılacağı kısa sürede ortaya çıktı… Artık “demokratik üniversite” talebiyle anlatılan yalnızca yürütmeden bağımsız, öğretimde eşitlik ilkesine göre düzenlenmiş bir üniversite değil, aynı zamanda emperyalizme ve faşizme karşı bağımsızlık ve demokrasi için yürütülen mücadele bir mevzi olmuştur.” ifadeleri özerk-demokratik üniversite mücadelesinin çizgisel hattını ortaya koymuştur. Biz bu hattın güncel dinamiklerini ele alacağız.

Üniversitelerin iktidar destekli sermaye programına entegre olmasından sonra her geçen gün toplumsal fayda içerikli bilim zedelenmiş, en nihayetinde tasfiye edilmiştir. Dolayısıyla uzun zamandır üniversitelere, üretilen bilime biçilen görev, egemenlerin sistemine katkıda bulunmak olmuştur. Bu katkının işçiliğe dönüşüne ve güncel somut görünümlerine aşağıda detaylı bir şekilde değineceğiz. Tüm bu süreç, sermaye egemenliğinin üniversite içerisindeki yansımalarına karşı mücadelenin zorunluluğunu üniversite hareketine göstermiştir. Çünkü üniversiteler emperyalist-kapitalist sistemin en nitelikli üreticilerinden biri olarak kayyumuyla, akademik kadrosuyla, müfredatıyla siyasal iktidarın ve sermayenin işgali altındadır.

Üniversite-sanayi iş birliği çerçevesinde iktidar yanlısı şirketlerin üniversitelerde yer edinmesi, staj programlarının sunulması, seminerlerin organize edilmesi tekil çıktılar veya zararsız girişimcilik modelleri değil. Sistemin daha fazla kâr elde etmesi için ihtiyaçlarının en maliyetsiz ve en nitelikli alanlardan sağlanması için üniversiteler sermayenin zenginlik kaynağı haline gelmiştir. Sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi itibarıyla üniversitelerin mevcut durumu, üniversitelerde üretilen bilimin, egemenlerin savaşlarına, kanlı emellerine ve kar elde etmesine bağlı hâlidir.

“Yerli ve milli” bağımlılar

Teknokent ve teknofestler bunun en güncel görünümüdür. Buralarda yüzlerce şirket bulunmakta ve temel işlevi sanayinin, teknolojinin bilgisini ve kadrosunu üniversiteden edinmektir. Buradaki sorun sanayi ve teknolojinin egemenlerin bir fabrikada veya özellikle yabancı şirketlerin kendi ülkelerinde üretim sağladıklarında ortaya çıkan maliyetin oldukça düşürülmesi adına üniversitelerin kullanılmasıdır. Üniversite öğrencileri de bu haliyle kapitalizmin ücretsiz işçileri olmakta ve emekleri sömürülmektedir. Üstelik teknokent ve teknofestlerde yer alan şirketlerin siyonizme ve emperyalizme hizmet ettiği de gün gibi ortadadır. ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN gibi şirketleri tek tek incelediğimizde bunu daha anlaşılır da kılabiliriz. Örneğin NATO’nun savunma ve güvenliğe yönelik yenilikçi teknolojiler geliştirmeyi amaçlayan DIANA (Kuzey Atlantik için Savunma İnovasyonu Hızlandırıcısı) programı ODTÜ teknokentinde yer almaktadır. NATO’nun savunma ve güvenlik amaçlarının aslında kan ve zulümden ibaret olduğunu da bizzat Filistin’e, İran’a uygulanan politikalardan görebiliyoruz. Yani aslında üniversitelilerin emeği emperyalizmin işgal politikaları için sömürülmekte, bilim halkın ihtiyaçları için değil halkların ölümü için kullanılmaktadır.

Türkiye’de yer alan teknokentlerin içeriği de bunu kanıtlamaktadır. Teknopark İstanbul’un sektörel dağılımında %45 ile en çok savunma&havacılık üzerinden füze, uçak, İHA, uzay teknolojisi üretiliyor. ODTÜ teknokentte yer alan DIANA programının temel amacı “Savunma, güvenlik ve dayanıklılık başlıklarında NATO’nun ihtiyaç duyduğu teknolojileri daha hızlı geliştirmek, test etmek ve gerektiğinde askerî kullanıma uyarlamaktır.”* olarak belirtilmektedir. NATO tarafından kurulan DIANA programının amacı geleceğin savaşları için teknoloji üretilmesini sağlamak. Günümüzde de gördüğümüz gibi savaşlar yalnızca tankla/tüfekle olmuyor. Bilişim sistemlerinden uzaktan saldırıya kadar tamamen teknolojik araçlar ön planda. ODTÜ teknokenti de NATO DIANA programının resmi hızlandırıcısı olarak seçildi. Bu program üniversitelerdeki teknokentler üzerinden savaş ihtiyaçlarını karşılayıp, elde edilen üretimi geleceğin tedarik zincirine katmaya çalışıyor.

Teknik üniversitelere ve bölümlere geleceğin savaşlarının ve sermaye birikim teknolojilerinin bilgisini üretme anlamında değer verilirken, sosyal bilimler de sanayi, yazılım, teknoloji ihtiyaçlarını karşılamaması yönüyle oldukça değersizleştirildi. Kontenjanların düşmesinden, akademik kadronun ve müfredatın niteliğine kadar her yönüyle sosyal bilimlere kaynak aktarımı neredeyse hiç noktasına geldi. Böylece teknik bölümlerden sistemin ihtiyaçları karşılanırken sosyal bilimlerden de sistemin devamlılığını sağlayacak, rıza ve meşruiyet yaratacak bir toplum yaratılması ihtiyacı karşılanmaya çalışılıyor.

Üniversitelerde yer alan bilimsel çalışmanın toplumsal ihtiyaçlar için karşılanması gerekirken, kitlesel katliamlar için devreye sokulması üniversitenin tamamını da buna uygun bir dönüşümle sonuçlandırdı. Bu politikaların uygulanmasında da özellikle Türkiye kökenli şirketler başta geliyor. Sicilleri epey dolu olan bu şirketlerin ne olduğunu bilmekte fayda var.

 Emperyalizme hizmet eden “yerli ve milliler”

  1. ASELSAN (savunma sanayi&elektronik): 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ABD’nin uyguladığı silah ambargosu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin telsiz sistemlerinin işlevsiz kalması nedeniyle kendi ülkesinin savunma sanayisinin temellerini atmak amacıyla kuruldu.

Yerli bir mottoyla kurulmasına rağmen “yabancılara” bağımlı bir üretim sağlamaktadır. ASELSAN, doğrudan NATO’nun standartlarını belirleyen ve müttefik ordulara ileri teknoloji ihraç eden bir savaş sanayisi aktörüdür.

Ayrıca ASELSAN savaş sanayisine katkıda bulunan şirketler gibi bir kademeyle küçümsenemez. Çünkü doğrudan savaş sanayisinin üreticisidir: 1980’lerde NATO ülkeleriyle ortak üretilen Stinger füze projesinde ASELSAN’ın işlevi, füzelerin kritik elektronik parçalarını üretmek olmuştur.

  1. Baykar (İHA/SİHA): Baykar teknoloji, bir otomotiv yan sanayi atölyesinden insansız hava aracı (savaş sanayisi için) üretimine uzanan bir kuruluş. Üretimlerini sürdürdüğü süreçte öne çıkan husus TSK’nın istihbarat alanındaki dışa bağımlılığını “özellikle de” İsrail menşeli sistemleri kırmaktır. Bu hikâyenin ikiyüzlülüğü artık herkes tarafından açıktır.

Tüm bu gelişim süreci sonunda Baykar yalnızca TSK için çalışmamış, ürettiği sistemleri NATO üyesi ülkelere de ihraç etmiştir. Baykar’ın yerli ihtiyaçları karşılamaktan, emperyalist zincirlere entegre olmasına kadar ki süreç ikiyüzlülüğü için çok anlaşılır olmayabilir. Ancak “özellikle” İsrail menşeli sistemlere bağımlılığı kırmayla başlayan süreci en son 2025 yılında, İsrail ordusuna mühimmat sistemleri tedarik eden İtalyan Leonardo şirketiyle ortaklık kurarak devam etmiştir. Tam da Gazze’de bombaların düşmeye, insanların ölmeye devam ettiği sıralarda bu ortaklık kurulmuş, yerli ve milli çıkarlardan öte küresel savaş ağlarının öncelendiği açıkça gözler önüne sunulmuştur.

  1. HAVELSAN (yazılım&savunma): HAVELSAN, geniş çaplı bir istihbarat ağının üreticisidir. Savaş uçaklarının yazılımı, görev bilgisayarlarının yazılımı… Hatta savaş sanayisinin en maliyetli kalemlerinden biri olan personel eğitimi, HAVELSAN’ın ürettiği F-16, ATAK helikopteri ve denizaltı simülatörleriyle sağlanmaktadır. Yani sadece Türkiye’de değil, NATO standartlarında eğitim veren uluslararası ordularda kullanılmaktadır. Özetle emperyalistlerin çıkardığı savaşlarda bilgi, haberleşme ağı ve yüksek maliyetli işlemler işlemler için HAVELSAN bir üretim yapmaktadır.
  2. ROKETSAN (savunma&uzay): ROKETSAN; tedarikçi de değil, basbayağı mühimmat üreticisidir. Yine Stinger füzeleri için harekete geçmiş, kuruluşu buna dayanır. Stinger füzelerinin roket motorlarını üretmek amacıyla harekete geçmiştir.

ROKETSAN’ın varoluş nedeni olan Stinger projesinin ötesinde, NATO müttefiklerinin ortak savunma projesi olan ESSM füzesi için de üretim yapmaktadır. NATO donanmalarının korunması için bu üretim yapılmıştır. ESSM füzesine bakacak olursak başta ABD olmak üzere 15’ten fazla ülkenin donanmasında yer almaktadır. Genellikle de uçak gemilerinde yer almaktadır. Bu demek oluyor ki ROKETSAN daha yanıbaşımızdaki katliamların araçlarını üretiyor. İsrail-Filistin savaşında ABD’nin uçak gemilerinin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da İsrail’e yardım amacıyla yer almasıyla veya İran’a yönelik saldırılarda yine bu uçak gemilerinin kullanılmasıyla örneklerini artırabiliriz.

  1. TUSAŞ (havacılık&uzay): TUSAŞ’ı anlatırken oldukça zıtlık ve ironiyle karşılaşırız. Çünkü TUSAŞ, savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla temellerini atarken, o günden bu yana hep ABD ile çeşitli ortaklıklara imza atmıştır. Ancak bu bağımsız bir karar değil, tam tersine ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir ortaklıktır. Zaten üretim standartlarını NATO seviyesine çıkardıktan sonra yerel bir üreticiden ziyade NATO’nun bir dişlisi olmuştur. Mesela, ABD hava kuvvetleri başta olmak üzere, Mısır, Ürdün ve Umman gibi ülkelere yüzlerce F-16 üretmiştir. Hatta topraklarımızdaki NATO üslerinin işlevi gibi NATO envanterinde bulunan E-3A AWACS uçaklarının modernizasyonlarını kendi tesisinde yapmıştır.

Bu faaliyetlerin tercümesi yeterince açık. Görüldüğü üzere yerli, milli, bağımsızlık ruhuyla kurulan tüm yerli şirketler NATO projelerinde emperyalistlerin savaşları için seferber olmuştur. Savaşların üreticisi konumunda olan bu şirketler emperyalizme sıkı sıkıya bağlı ülkemizin kaynaklarını da sistemin ihtiyaçlarına akıtıyor. Toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçları, hakları bunun için gasbediliyor. Üniversiteliler de bu politikanın işçileri olarak konumlanıyor.

“İhtiyaç fazlası” güvencesizliği

Sermayenin ihtiyaçlarını karşılamayacak bölümlerde okuyan veya bu projelere “hizmet etmeyen” üniversite öğrencileri de proleter bir yaşama terk ediliyor. Ticarileşmiş eğitime uygun biçimiyle ifade edecek olursak “ihtiyaç fazlası” üniversite öğrencileri yığını yaşamını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda kalıyor hatta eğitiminden feragat etmek normal hale geliyor.

Üniversitelilerin yaşamının tamamı eğitim, barınma, beslenme gibi ihtiyaçların gasbedilmesi ve işsizlikle sonuçlanan bir eğitim süreciyle güvencesizliğe dayalı. Bu güvencesizlik temel hak ve gereksinimlerin dahi karşılanması için çalışmak zorunda kalınmasıyla işini kaybettiği takdirde yaşamının da devam edemeyeceğinden iş piyasasına bağımlı hale getiren yapısal bir güvencesizlik.

Üniversiteliler neden buna “hizmet” ediyor?

Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda proje üreten, eğitim alan, kariyer planı yapan üniversiteliler açısından bir yabancılaşmadan da söz edebiliriz. Nasıl ki bir işçi kendi emeğine ve ürettiği ürüne yabancılaşıyorsa üniversiteliler açısından da benzer bir durum mevcut. Üniversiteliler çoğunlukla ürettiği bilginin geleceğin savaşları için kullanıldığını ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda proje ürettiğinin farkında dahi değil. Tam tersine siyasal iktidar tarafından yerli ve milli üretim propagandası çerçevesinde topluma ve ülkemize fayda sağlayacağı üzerinden bu projelerin üretilmesine teşvik sağlanıldığı için bir meşruiyet ve rıza inşası da çoktan sağlanmış oluyor.

Oysa, kendi emeğiyle üretilen, kendi topraklarından çıkan kaynaklarının kullanıldığı bir projenin savaşlarda can aldığını bilse; İsrail’e, cihatçı HTŞ’ye, katil ABD’ye kaynak akıtmak için bilgi üretildiği bilse üniversitelilerin ne kadarı bu üretime rıza vermeye devam edebilir?

Tüm bunlara karşı çıkmak zorundayız. Yalnızca savaşların çıkması ve bu savaşlarda üniversitelilerin kendi emeğiyle ürettiği araçların kullanılmasından kaynaklı da değil, kendi topraklarımızın bu düzenin işleyişi için işgal edilmesi de aynı mücadelenin bir parçası. Üniversitelerin sermaye, tarikat, siyasal iktidarın temsilcisi kayyum tarafından işgali, meydanların ve sokakların toplumsal karşı koyuşu engellemek adına polisiyle, devlet denetimiyle işgali bu toplumu, bu toprakları suç üretmeye sürüklüyor.

Özerk-demokratik üniversite mücadelesinin güncelliği

“… “özerk- demokratik üniversite” mücadelesi hem gençlik mücadelesinin güncel politik hattını tanımlamakta hem de gençlik mücadelesinin toplumsal kurtuluş mücadelesinin parçası olduğu anlamına gelmektedir.” Toplumsal kurtuluşun yolu bu işgalin sonlandırılmasından geçmektedir. Bu işgal ülkemizin her bir parçasını, toplumun tüm kesimlerini geleceksizliğe, yoksulluğa, gericiliğe maruz bırakmaktadır. Artan kiralar, özelleştirilen hastaneler, niteliksizleşen eğitim, enerji, iletişim, sağlık gibi temel kamusal-toplumsal haklara değil; sermayenin sınırsız kar ve sömürüsüne alan tanıyan, bütçe ayıran siyasal iktidar tüm bunların bizatihi somut kanıtıdır.

Özerk-demokratik üniversite mücadelesinin güncel dinamiği toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrılamayacağı gibi toplumun tüm kesimlerine yapılan saldırıların kaynağı bellidir: Emperyalist-kapitalist sistem ve onun işbirlikçi iktidarı. Bu yüzden Türkiye halklarının toplumsal haklarının gasbıyla kurulan sermaye pazarlarına bilgi üretilmesi ve servet kazanması sağlanan üniversitelerde yapılması gereken toplumsal kurtuluş için sermayenin teşhir ve defedilmesi, bilginin toplumsallaşmasını sağlayacak bir anlayışın örgütlenmesidir.

*https://www.diana.nato.int/faq/what-is-diana.html

*2002 yılında Bilkent Üniversitesi ve Bilkent Holding tarafından kurulan Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi teknokentidir.