Devrimci Gençlik hareketimiz açısından Kürt halkının ulusal-demokratik haklarını savunmak bir tercih değil, devrim mücadelemizin zorunlu bir parçasıdır. O halde Kürt sorununu dünya ve ülkemiz devrim süreci ışığında ve Türkiye’de bulunduğumuz aşamanın somut değerlendirmesiyle ele almamız gerekir. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması, ulusal baskıya ve şovenizme karşı mücadele bu sorunun bir yanıdır. Ancak bunun yanında Kürt Hareketinin izlediği siyasal çizginin Türkiye devrimi üzerindeki etkisi, hangi sınıfsal güçlerle hangi ilişkileri kurduğu ve mevcut yönelimin oligarşi karşısındaki güçler dengesini hangi yönde değiştirdiği de tartışılmak zorundadır. Ezilen ulusun haklarının savunulması, siyasal önderliğinin bütün stratejik tercihlerinin kayıtsız şartsız desteklenmesi anlamına gelemez. Aksine, Kürt sorununu sınıf mücadelesinin bütününden koparmamak için hem ezen ulus şovenizmine hem de sınıf mücadelesini ortadan kaldıran anlayışlara net bir çizgi çekmek gerekir.
Bununla birlikte yıllardır süren mücadeleyi değerlendirirken, silahlı mücadelenin sona ermesi ile bir siyasal çizginin tasfiyesi arasındaki farkı da doğru koymak gerekir. Sosyalist güçler nasıl geri çekilebilir ve ağır tavizler vermek zorunda kalabilirse Kürt Hareketi de mücadele biçimlerini değiştirebilir veya geri çekilebilir. Nitekim Bolşevikler dahi Brest-Litovsk Antlaşması İle son derece ağır tavizleri kabul etmek zorunda kalmıştır. Bunların hiçbiri tek başına teslimiyet anlamına gelmemektedir. Ancak aradaki fark, yani geri çekilmenin niteliğini belirleyen esas, hareketin geri çekilirken veyahut tavizler verirken hangi siyasal hedefleri ve hangi temel karşıtlıkları koruduğudur. Kısacası, ezilen bir halk hareketi olarak egemen güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak başka şeydir, bu güçlerle kurulan ilişkiyi Kürt halkının özgürlüğünün güvencesi haline getirmek başka şeydir.
Yani Kürt Hareketi’nde yaşanan dönüşümün esas sorunu silahlı mücadelenin bırakılması değildir. 27 Şubat çağrısından çok önceleri başlayan anarşist teorilerin kabulü, sınıf uzlaşmacı tavır almaları ve post-Marksist eğilimler; çağrı sonrasında giderek hız kazanmıştır. Bu durum, Kürt halkının demokratik taleplerinin ve Kürt yoksullarının ulusal-sınıfsal çelişkilerinin açığa çıkmasına sebep olan varlık koşullarını ortadan kaldırmadığı gibi güvencesizleştirilmesinin önünü açmıştır.
2.Hamidiye
3 Ağustos’ta Öcalan’ın kamuoyuna aktarılan ve gerçekliği tartışmalı mesajları uzun süredir izlenilen yönelimin bugün vardığı noktayı daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Süreci “demokratik cumhuriyetin” kuruluşuna yönelik tarihsel bir süreç olarak değerlendiren ve “devletin MHP’den daha sağlam bir ayağı olmayı” hedefleyen bir çizgiyle karşı karşıyayız.
Kürt sorununa önerilen çözüm olanağı oligarşi ile “bütünleşmeye” indirgeniyor. Net bir şekilde belirtmemiz gerekiyor: oligarşi ile Türk ve Kürt emekçilerinin ortak tek bir çıkarı yoktur, olmayacaktır da.
Kürt halkının on yıllardır biriktirdiği mücadele gücünün, oligarşinin yeniden düzenlenmesine ve bölgesel politikalarının bir dayanağı haline getirilmesine göz yumulamaz. Bu ulusal sorunun çözümü değil tam aksine bu mücadele birikiminin düzen sınırları içerisine çekilmesi ve tamamıyla tasfiyesiyle sonuçlanacaktır.
Tarihimiz bu konuda öğreticidir. Sovyet tarihçi ve Kürdolog Lazarev’in Hamidiye Alaylarına ilişkin değerlendirmesine tekrar göz atalım:
“Hamidiye Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askerî siper, İran’a karşı saldırı aracı durumuna getirme amacı yanında önemli amaçlarından biri Kürtleri, Türk idari makamlarının sıkı gözetimi altında durmaya alıştırmaktı. Bununla birlikte Hristiyan ulusal azınlıkların, özellikle de Ermenilerin yükselen özgürlük hareketlerine karşı kullanmak amacıyla kuruldu.”
Elbette Hamidiye Alayları ile bugünkü siyasal süreci tarihsel olarak özdeşleştirmiyoruz. Ancak tarihsel biçimler değişirken egemen sınıfların ezilen halkları birbirine karşı kırdırma siyasetinin farklı koşullarda yeniden üretildiğini ve üretileceğini de görüyoruz.
Kürt halkının mücadele birikimi ne için kullanılacaktır? Kendi özgürlükleri, Türk ve Kürt emekçi halklarının ortak kurtuluş mücadelesinin bir gücü için mi yoksa Türkiye oligarşisinin bölgesel hesaplarının ve ABD merkezli emperyalist politikaların yeni bir dayanağı için mi?
Kürt halkının yarım yüzyıllık mücadele birikiminin ABD emperyalizminin ve işbirlikçisi Türkiye oligarşisinin yeni dönem politikalarının dayanaklarından birine dönüştürülmesi, tarihsel biçimleri farklı olmakla birlikte, halkların egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda seferber edilmesi bakımından Hamidiye deneyimini hatırlatan bir yön taşımaktadır.
Korkumuz “tarihin birebir tekrarlanması” değildir. Ancak korkumuz, dün Hamidiye biçiminde gerçekleştirilen devlet siyasetinin bugün başka araçlarla yeniden üretimi ve Türk-Kürt yoksullarının bir kez daha kendilerini ezenlerin bölgesel hesapları uğruna karşı karşıya getirilmesi veya seferber edilmesidir.
Bu nedenle yaşanan süreç yalnızca taktik bir geri çekilme olarak değerlendirilemez. Taktik geri çekilmenin sınırı aşılmış, devletle kurulan geçici ilişkinin kendisi yeni stratejik yönelimin zemini haline gelmiştir. Ortada asimetrik güçler arasında dahi olsa karşılıklı tavizlerin tartışıldığı bir müzakere süreci yoktur. İktidar sözcüleri de bunu zaten yeni bir “güçlü Türkiye” propagandasına dönüştürmüştür ve gizlememektedir. AKP yönetimi sürecin “tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak” çerçevesinde yürütüldüğünü ve bunların hiçbirinin müzakere konusu olmadığını tekrar tekrar ilan etmiştir.
Devletin kendi tarifine göre dahi mesele bir siyasal anlaşmanın koşullarının karşılıklı belirlenmesi değil, PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasının tamamlanmasıdır. Yani oligarşi, Kürt Hareketiyle müzakereye başladığı için sınıfsal veya siyasal karakterini değiştirmiş değildir. Oligarşi, kendi içinde ve dışında yer alan güçleri tasfiye ve bütünleşme ile yeniden konumlandırmakta ve güç dengelerini belirlemektedir. Bu sırada, aynı devlet, işçi hareketini baskı altında tutmaya, grevleri yasaklamaya, gençlik hareketini polis ve yargı yoluyla bastırmaya, kentleri ve doğayı sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeye devam etmektedir. Kürt halkına yönelik baskı politikaları da bu genel devlet yapısının dışında gelişmiş istisnai uygulamalar değildir. Yalnızca son aylarda yüzlerce devrimci şafak baskınlarıyla tutuklanmış, işkencelere maruz bırakılmıştır.
Dolayısıyla dün karşı karşıya olunan oligarşinin bugün demokratik toplumun kurulmasında stratejik bir ortak veya taraf olarak görülmesi, devletin değişmesinden değil, Kürt Hareketi’nin devlete ilişkin siyasal değerlendirmesinin değişmesinden kaynaklanmaktadır.
Çerçeve Yasa gerçekten bir çözüm mü?
“Çerçeve Yasa” denilen yasanın başlangıç noktası Kürt halkının siyasal ve demokratik haklarının koşulsuz biçimde tanınması değildir. Siyasi tutsakların serbest bırakılması, kayyumların kaldırılması veya devletin Kürt sorununda kullandığı baskı araçlarının tasfiyesi yasanın ön koşulu değildir. Ön koşul, KCK ve bağlantılı yapıların fiili varlığına son vermesi ve kontrolündeki silahların tamamını teslim etmesidir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini de devletin güvenlik kurumları tespit edecek, MGK teyit edecektir. Ancak bundan sonra soruşturmaların, kovuşturmaların ve infazların ertelenmesine ilişkin hükümler işletilecektir.
Bu düzenleme iki tarafın da güçlerini sınırladığı bir demokratik geçiş modeli değildir. Oligarşi kendi örgütlü zor gücünü korumakta hatta güçlendirmektedir. 81 ilde kurulan “terör” masaları, üniversitelerde geçtiğimiz dönem ilan edilen fiili OHAL kanunu göstermekte ki çözüm sürecinin ana amacı “marjinal” ve “radikal” olarak nitelendirilen devrimci ve muhalif grupların tasfiyesine doğru bir yol açmaktadır.
Bu nedenle Çerçeve Yasa’yı “ne var ki, düşman ile pazarlık yapabilir” anlayışına sıkıştıran ve siyasi tutsakların bir bölümünün özgürlüğüne kavuşmasına imkân veren demokratik bir reform olarak değerlendirmek doğru değildir. Bir düzenlemenin içinde olumlu sonuçlar bulunması, o düzenlemenin toplam siyasal işlevini değiştirmez. Buradaki temel işlev, devletin karşısındaki önemli bir örgütlü gücün tasfiyesini güvence altına almak ve bundan sonraki siyasal alanı devletin belirlediği koşullar içinde yeniden düzenlemektir.
Sürecin Orta Doğu Boyutu
PKK’nin tasfiyesi, Suriye’de SDG’nin merkezi Şam yönetimine entegrasyonu ve ABD’nin bölgedeki yeni yönelimi aynı dönem içerisinde ilerlemektedir. Washington, SDG’nin geçmişte kendisi açısından taşıdığı işlevin büyük ölçüde sona erdiğini açıkça ilan etmiş ve sömürge valisi Tom Barrack Kürt güçlerinin önündeki en büyük olanağın Colani yönetimindeki Suriye’ye entegrasyon olduğunu söylemişti. Ocak 2026’da SDG’nin Şam ordusuna ve devlet kurumlarına aşamalı entegrasyonunu öngören anlaşma da doğrudan ABD’nin yoğun müdahil olduğu koşullarda gerçekleşmiş, Barrack anlaşmayı bölgesel birlik açısından tarihsel bir gelişme olarak selamlamıştır.
Burada ABD’nin Kürt hareketleriyle kurduğu ilişkinin niteliği yeniden açık hale gelmektedir. Emperyalizm açısından herhangi bir Kürt örgütünün silahlı veya silahsız olması ilkesel bir mesele değildir. Belirleyici olan o gücün mevcut bölgesel düzenleme içindeki işlevidir. Yani, Suriye’de merkezi devletin dışında kalan silahlı Kürt yapısının tasfiyesi ve Şam’a entegrasyonu desteklenirken, İran cephesinde Kürt silahlı gruplarıyla ABD arasında İran güvenlik güçlerine karşı askeri faaliyet ve olası silah desteği üzerine temaslar yürütülmüştür. Aynı süreçte PJAK’ın da içinde bulunduğu İranlı Kürt silahlı örgütlerinin İran’a karşı yeniden hareketlendiği de görüyoruz. Emperyalistler bugün Orta Doğu planları dahilinde Türkiye ve Suriye sahasından başlayarak Kürt silahlı hareketlerinin merkezi devletlere entegrasyonunu kendi bölgesel çıkarlarına uygun bulurken, İran’da aynı toplumsal dinamikleri İran devletini zayıflatacak bir basınç unsuru olarak değerlendirmekteler. Bu nedenle süreci yalnız Erdoğan-Bahçeli-Öcalan eksenindeki bir iç uzlaşma olarak görmek mümkün değildir. Türkiye’de PKK’nin tasfiyesi ile Suriye’de SDG’nin Şam’a bağlanması, ABD’nin Ortadoğu’da yeni devletler arası dengeyi kurma arayışıyla uyumlu ilerlemektedir. Bu ilişkinin her ayrıntısının Washington tarafından buyrulduğunu söylemek için elimizde yeterli veri bulunmasa da gelişmelerin ABD’nin bölgesel stratejisinden bağımsız olmadığı açıktır. NATO toplantısı da bu sürecin büyük bir parçası olarak önümüze konmuştur. ABD’nin bir bölgede silahsızlandırdığı gücü başka bir bölgede silahlı basınç aracı olarak kullanabilmesi de emperyalist siyasetin karakteri bakımından şaşırtıcı değildir.
Aynı nedenle, “Kürt Hareketi kararını verdi, Türkiye sosyalistlerinin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur” yaklaşımı da doğru değildir. Burada yalnızca bir örgütün kendi iç geleceğine ilişkin bir karar tartışılıyor gibi davranmak ilkeli bir tutum değildir. Türkiye devletinin Kürt sorununu hangi biçimde yeniden düzenleyeceği, oligarşi ile önemli bir toplumsal ve siyasal hareket arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı ve bunun Türkiye’deki ve Orta Doğu’daki genel güç ilişkilerine nasıl yansıyacağı tartışılmaktadır. Kürt Hareketi’nin devlet karşısındaki örgütlü gücünün tasfiyesi yalnızca Kürt Hareketini değil, Türkiye’deki ve tüm bölgedeki bütün halkları, bütün muhalefeti ve sınıf mücadelelerini etkileyebilecek bir gelişmedir. Dolayısıyla devrimciler bu sürecin asli unsurudur.
Sonuç Olarak
Bugün yapılması gereken, Kürt sorununda oligarşinin sunduğu mevcut çerçeveyi yalandan eleştirip mümkün olan tek çözüm olarak kabul etmek değil, bu çerçevenin hangi güç ilişkisini kalıcılaştırdığını ve ortaya çıkacak sorunları teşhir etmektir. Devrimciler uzun süredir giderek sınıf uzlaşmacı bir tavır gösteren ve emekçi Kürt halkının çıkarlarını savunmaktan uzak düşen ulusal harekete karşı Türkiye halklarının ortak mücadelesinin haklılığını örgütlemek zorundadır. Bu nedenle devrimci hareketimizin görevi, oligarşinin kurduğu yeni denge içinde kendisine yer aramak değildir.
Türk ve Kürt halklarının bağımsızlığı ve ortak mücadelesi hiçbir yasayı, hakkı ve hukuku tanımayan faşist oligarşinin elinde değil bizzat Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesinin sonundadır. Kürt Hareketi temsilcilerinin yarattığı boşluk bugün emek hareketinde kendini göstermektedir. Devrimcilerin asli görevi yoksul halkların bulundukları mahallelerde, fabrikalarda yaşadıkları emek-sermaye çelişkisini onların ulusal karakteriyle birleştirerek örgütleyen bir hareketi ortaya çıkarabilmektir.
Bizler, Devrimciler olarak, Kürt emekçilerini ezilen ulusal kimliklerinden kopararak soyut bir “sınıf” kavramına çağırmıyoruz. Kürt halkının ulusal-demokratik taleplerini görüyor ve Türk-Kürt emekçilerinin uğradığı sömürüye, yoksulluğa, faşizme karşı ortak bir mücadele hattında birleşmeye çağırıyoruz.
Bir işçi bugün CHP, AKP veya MHP’ye oy verebilir ancak bu emek-sermaye çelişkisini ortadan kaldırmaz. CHP’ye oy veren bir işçi nasıl fabrikasında, iş yerinde patronuna karşı yürütülen mücadelede Devrimciler ile yan yana gelebiliyorsa, Kürt Hareketi’ni destekleyen bir emekçi de ulusal hakkı, barınma hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı ve nice gasp edilen hakkı için verilen mücadelede Devrimciler ile yan yana gelebilir, gelmektedir ve gelecektir de.
Bu yüzden bizim derdimiz Kürt Hareketi’nin bıraktığı alanlara yerleşmek veya bir koltuk kapmak değildir. Bizler, Devrimci Gençlik olarak oligarşinin kurduğu yeni denge içerisinde kendimize bir yer arayanlar değil yeni bir devrimci yolu aralayanlar olma derdindeyiz. Fabrikada, mahallede, okulda; barınma mücadelesinde, işçi direnişinde, gençliğin ve yoksul halkın mücadelesinde Türk ve Kürt emekçilerinin ortak örgütlü gücünü yaratacak olan da kendi öz gücümüz olacaktır.
Bu noktada da emekçi Türk ve Kürt halkından gelen tüm eleştirileri değerlendiriyor, Devrimciler olarak süreç bu noktaya gelene kadar doğru önderliği örgütleyememenin özeleştirisini mahallede, üniversitede, fabrikada ve tarlada omuz omuza direnerek vermeye devam edeceğimizi beyan ediyoruz.
Kurtuluş yolumuz açıktır: Oligarşinin her türlü saldırısına karşı koymak ve Kürt emekçi halkını oligarşiyle uzlaşmaya çağıran her türlü siyasete karşı Türk ve Kürt halklarının ortak devrimci mücadelesini örgütlemektir.
Yolumuz açık olsun.
Devrimci Gençlik