Neoliberal kapitalizmin krizlerinin aşılamayacak noktaya geldiği ve dünyanın dört bir yanında baskı, sindirme ve savaş politikaları giderek artarken isyan dalgalarının da paralel olarak yükseldiği bir dönemdeyiz. Bu doğrultuda dünyanın birçok bölgesinde savaşlar sürerken, yeni savaşların hazırlıkları da hız kesmeden devam ediyor. Ukrayna’dan Filistin’e, İran’dan Çin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşanan gelişmeler, emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı derin krizleri yeni bir paylaşım mücadelesiyle aşmaya çalıştığının göstergesi olarak karşımızda duruyor. Dünya halkları için yoksulluk, açlık ve geleceksizlik anlamına gelen bu süreç; emperyalist güçler için yeni pazarlar, yeni nüfuz alanları ve yeni sömürü imkanları yaratma mücadelesine dönüşüyor.
Bu süreci Trump, Netenyahu veyahut Erdoğan gibi figürler üzerinden bireylerin eğilimleri olarak değil, kapitalizmin belirli aşamalarında ortaya çıkan çelişkilerinin kaçınılmaz sonucu olarak görmek gerekiyor. Pazarların daraldığı, kâr oranlarının düştüğü ve rekabetin keskinleştiği dönemlerde savaş emperyalist devletlerin başvurduğu temel araçlardan biri oluyor.
Tek Kutuplu Dünya Düzeninde Aşınmalar
Bugün yaşanan gelişmeler de bu çerçevede okunduğunda anlam kazanabilir. ABD emperyalizminin Soğuk Savaş sonrası kurduğu tek kutuplu dünya düzeni giderek aşınmaktayken Çin’in ticaretten teknolojiye kadar birçok alanda artan yükselişi, Rusya’nın bölgesel etkisi ve Avrupa’nın krizli yapısı yeni ekonomik ve siyasi blokların ortaya çıkışına sebebiyet vermekte, emperyalist sistem içerisindeki çelişkileri daha da derinleştirmektedir.
Bu nedenle ABD’nin ısrarlı politikasıyla NATO genişlemekte, askeri harcamaları rekor seviyelere ulaşmakta ve dünya giderek daha militarize bir yapıya sürüklenmektedir.
Türkiye’nin Konumu
Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında bulunan Türkiye, emperyalistler arası yeniden paylaşım döneminde rekabetin en yoğun hissedildiği bölgelerden birinde yer almaktadır. Bu nedenle dünya ölçeğinde derinleşen savaş hazırlıkları ve paylaşım mücadeleleri Türkiye’nin iç siyasetinden ekonomik yapısına, dış politikasından üniversitelere kadar birçok alanı doğrudan etkilemektedir.
7-8 Temmuz’da yurdumuzda yapılacak NATO zirvesi de ABD merkezli emperyalist sistemin Türkiye üzerindeki gelecek planlarını net şekilde ortaya koymaktadır. Bu zirveyle birlikte Amerikan emperyalizminin başını çektiği bloğa giderek bütünleşmiş hale gelecek, topraklarını ve boğazlarını NATO’nun çokuluslu kolordularına ve üslerine giderek daha açık şekilde peşkeş çekecek işbirlikçi bir rejim vardır. Erdoğan’ın, BlackRock ile yaptığı görüşme ise Türkiye’yi küresel sermaye merkezi haline getirme ve İran savaşı nedeniyle riske girmiş Körfez ülkelerinin görevini de Türkiye olarak üstlenmek istediğini gösteriyor.
Kanal İstanbul projesi, rezerv alan ilanları, BlackRock ile yapılan görüşmeler ve yabancı yatırımcılara tanınan yeni vergi avantajları birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin küresel sermaye için yeniden yapılandırıldığı görülmektedir. İstanbul ise bu sürecin merkezi haline getirilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin “resmi olarak” savaşa dahil olup olmaması tek başına belirleyici değildir. Türkiye emperyalist blokla kurduğu işbirlikçi ilişki ve kendi sermayesinin çıkarları gereğince savaşın tam içindedir ve destekçisidir.
Ülkenin ekonomik kaynaklarının dağıtımından dış politikasına, güvenlik politikalarından eğitim sistemine kadar birçok alan da savaş hazırlıklarına uygun şekilde yeniden düzenlenmektedir. Halkın vergileri silahlanmaya aktarılırken, milyonlarca emekçi geçim krizinin altında nefes alamaz hale gelmiştir. Gıda fiyatlarının sürekli yükselmesi, kiraların karşılanamaz hale gelmesi, gençliğin geleceksizlik ve güvencesizlik kıskacına sürüklenmesi yalnızca ekonomik yönetim hatalarının sonucu değildir. Bunlar bizzat sermaye düzeninin, krizinin faturasını emekçi halkın sırtına yüklenmesinin sonucudur.
Üniversite ve Sermaye
Yıllardır sürdürülen neoliberal eğitim politikalarında yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyoruz. Üniversitelerin kayyum eliyle bozulmak istenen yapısı, giderek artan sermaye odaklı programlar, teknokentler ve YÖK-sermaye işbirlikleri ile arşa çıkmışken son olarak da üniversite eğitiminin üç yıla indirilmesini öngören tasarı ile tamamen sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmeye devam ediyor. Bu tasarıyı da daha önceden de açıklanan savunma sanayi odaklı işbirlikleri, zorunlu staj programları ve kontenjanları giderek azalan sosyal bilimler programlarıyla da birlikte okumak gerekiyor. Türkiye, üniversite eğitimini sermayeye ucuz emek gücü yetiştirmek için, daha da doğrusu topyekûn şekilde savaş sermayesine alan açacak şekilde dönüştürüyor.
Bu sırada da bilfiil işgal altında bulunan üniversitelerde ise giderek artan ÖGB ve sivil faşist çetelerin baskısıyla birlikte isyan üretme potansiyeli yüksek olan üniversiteli gençliğe ciddi bir sindirme politikası uygulanıyor. Bunun son halkası olarak bu sene başında açıklanan “OHAL kanunu” olarak tanımlayabileceğimiz YÖK’ün tasarısı, kampüslerde Devrimci Gençlik hareketini bitirmek üzerine konuşlandırılıyor.
Türkiye’nin NATO Hazırlıkları
NATO zirvesi için milyarlarca lira ayrılırken yeni havalimanları, yeni merkezler ve daha birçoğu inşa ediliyor. Zirvede en ufak bir huzursuzluk çıkmaması için şehir o hafta boşaltılıyor ve NATO haftasında kamu personeline izin verildiği bir sürece gidiyoruz.
Bu hazırlığın bir boyutuyken diğer boyutunda üniversitelerde uygulanan baskı politikaları, Türkiye’nin emperyalist sisteme daha derin entegrasyonunun ve NATO zirvesi öncesinde yürütülen hazırlıkların yalnızca bir parçası. Bu hazırlık süreci yalnızca üniversiteleri ve gençliği değil, tüm Türkiye Devrimci Hareketi’ni hedef alırken; siyasal alanın tamamını da yeniden şekillendiriyor. Üniversitelerde uygulanan baskı politikaları ile işçilere yönelik grev yasakları, sendikal baskılar ve düşük ücret politikaları da artarak devam ediyor. Zirvenin hazırlıkları bu doğrultuda işçi sınıfını da hedef almakta, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda toplumun tüm kesimlerini yeniden biçimlendiriyor.
Emperyalizm ve Saray merkezli oligarşi arasındaki uyum doğrultusunda yürütülen bu süreç, yalnızca düzen dışı muhalefete değil, gerektiğinde CHP gibi düzen içi aktörlere de yönelmekte ve mevcut siyasal dengeleri yeniden kurmaya çalışıyor. Bu da gösteriyor ki savaş hazırlıkları salt ekonomik değil siyasal bir yeniden yapılanmayı da beraberinde getirmekte.
Bu noktada Erdoğan iktidarını yalnızca iç politik dinamikler üzerinden değerlendirmek de yetersiz kalıyor. Erdoğan, uzun yıllardır Türkiye’nin emperyalist sistem içerisindeki konumunu koruyan, NATO ve ABD ile kurulan stratejik ilişkileri sürdüren ve bölgesel planlarda önemli roller üstlenen bir figür olarak emperyalist merkezler açısından işlevsel bir ortak olduğunu göstermiş durumda.
Bu nedenle CHP adayının iktidarı zorlayabilecek bir noktaya gelmesi ve bunun geniş toplumsal kesimlerde karşılık bulması egemen blok açısından kolaylıkla göze alınabilecek bir risk değildi ve İmamoğlu’na yönelik operasyonla da süreç başlatılmıştı. Ancak 19 Mart sürecinde ortaya çıkan kitlesel hareketlilik ve isyan eğilimi, iktidarın planladığı birçok saldırıyı belirli bir süreliğine ertelemek ve baskı politikalarında daha kontrollü hareket etmek zorunda kalmasına neden oldu.
Bugün ise isyan dalgasının geri çekilmesi ve yarattığı toplumsal basıncın azalmasıyla birlikte, ertelenen operasyonların ve baskı politikalarının yeniden hızla devreye sokulduğunu görüyoruz. Burada İmamoğlu’nun veya CHP’nin sermayeye karşı net bir konumlanışı mümkün olmamakla birlikte ortaya çıkan toplumsal hareketliliğin mevcut siyasal dengeleri bozma potansiyeli, ABD’yi, CHP’ye yönelik operasyonlarda Erdoğan’a tam destek vermeye iten ana faktörlerden de biridir.
Ayrıca İmamoğlu’nun Avrupa sermayesiyle daha uyumlu bir çizgide görülmesi, yeniden paylaşım sürecindeki farklı emperyalist odakların Türkiye’ye ilişkin beklentilerini de etkileyen unsurlardan biridir.
Vakit Yüzleşme Vaktidir
Bahsettiğimiz savaş ve tam entegrasyon hazırlıkları ekonomik, demokratik ve politik tüm alanlarda tam gaz devam ederken sosyalist hareket ise bu duruma karşı ne sokakta ne de kamuoyunda yeterli tepkiyi verebilmiş ya da oluşturabilmiş durumda.
Bunun yanında, geçen sene bir isyana yol açan ve düzen dışı bir talebe doğru da ilerleyen CHP operasyonları ise bu sene sosyalist harekete ve özellikle gençlik hareketine yönelik operasyonların ve kriminalize etme çabalarının da etkisiyle tepkisiz kalmış durumda. Düzen içi siyaset, doğası gereği, faşizme karşı herhangi bir savunma duruşu üretemezken sosyalist hareket ise bu durumu lehine çevirip kitleleri düzen dışına sürükleyemiyor.
Burada Devrimci Gençlik’e düşen ve yurdumuzun kaderini etkileyecek büyük bir görev var: geniş halk kitlelerini emperyalizme, yerli işbirlikçilerine ve suç aygıtı NATO’ya karşı topyekûn bir mücadeleye sürüklemek. Bu mücadelede başarılı olmak içinse vakit sadece güçlü yanlarımızı değil güçsüz yanlarımızı da görerek yüzleşme ve toparlanmayı gerektiriyor. 7-8 Temmuz, Devrimci Gençlik hareketi için bir dönüm noktası olacak özelliğe sahiptir ve zirve emperyalistler için huzurlu geçmeyecektir.