Provokasyonlar, egemen sınıfların halkı sindirmek, bölmek ve mevcut sömürü düzenini sürdürmek için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. Mevcut sömürü düzeninin sürdürücüsü olarak iktidar kendi argümanları ve şiddet araçlarıyla gelişen toplumsal muhalefeti engelleyemediği koşullarda sık sık provokasyonlara başvurarak hareketin gelişmesini hedef alır. Güncel olarak yaşadığımız ODTÜ örneğini ve provokasyonlara karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini bu bağlamda ele almalıyız.
Saray iktidarının 31 Mart 2024 seçimlerinde yaşadığı gerilemenin temel dinamiği biliniyor. Sürdürücüsü olduğu emperyalizme bağımlı sömürü düzeni halkı her geçen gün daha fazla yoksulluğa, açlığa ve sefalete sürüklüyor, gençliğin gelecekle olan tüm bağlarını kopartıyor. Bu durumun rıza üretmediği, devreye soktuğu her türlü ideolojik argümanın işlemediğini görülüyor. Biriken toplumsal öfke kendisini direnişçi ve yer yer isyancı biçimlerde ortaya koyuyor. 19 Mart isyanı bunun en somut örneğiydi.
“İç cephe tahkimatı” hedefleri de gerçekçilikten çok uzak. İç cepheyi tahkim edecek unsurlardan birisi olan ancak aynı zamanda yeni çözüm sürecinin sözcüsü pozisyonuna oturtulan MHP daha kendi içini tahkim edemiyor, sürekli tasfiyelerle bir yeniden yapılanmanın krizleriyle boğuşuyor. Enflasyonu düşürme vaadiyle ortaya çıkan ancak asıl amacı uluslararası tekellere ülkeyi pazarlamak olan Mehmet Şimşek ekonomi programı hedeflerinin çok uzağında. Nereden baksan dikiş tutmuyor.
İşçi direnişleri, maden ve enerji şirketlerinin yağmasına karşı köylü hareketleri iktidarın tabanını da yer yer etkisi altına sokan bir toplumsal destekle başkent sokaklarında boy gösteriyor. Polis şiddeti, gözaltı, biber gazı bu direnişlerin haklılığını ve meşruiyetini azaltmıyor. Aksine toplumu sahte kamplaşmalar temelinde bölmeyi hedefleyen iktidar politikalarını etkisizleştiren ve sınıfsal bir saflaşma temelinde halkı taraf eden bir etki alanı ortaya çıkarıyor.
İktidar aynı zamanda büyük bir şiddet, faşist terör, akademik tasfiye ve OHAL uygulamalarıyla bastırdığını zannettiği Demokratik Öğrenci Hareketi’nin geri döndüğünü, kampüslerde üniversitelilerin hak mücadelelerinin yaygınlaştığını, üniversitelerde özgür alanlar ortaya çıkardığını görüyor. Gençliğe dair hiçbir vaadi ve itibarı olmayan bir iktidarın tüm bu gelişmeleri bastırma kapasitesinin sınırları da ortada.
En önemlisi gençliğin, işçilerin ve en genel anlamda halkın biriken öfkesinin direnişler biçiminde ortaya çıkmasında devrimcilerin inisiyatifinin olması, devrimciliğin halkla iç içe geçen yani marjinalleştirilemeyen, kriminalleştirilemeyen örneklerinin ortaya çıkması iktidarı en çok tedirgin eden nokta.
Bu çerçeve içerisinde geri adım attırılamayan toplumsal muhalefet yeniden provokasyonlarla hedef haline getirildi. Bir süredir maden, enerji ve inşaat şirketlerinin yağmasına karşı mücadele eden halk hareketlerinden işçi direnişlerine, 8 Mart’lardan 1 Mayıs’a kadar her hareket ve eyleme gelerek kendilerine iktidar muhalifi bir görüntü veren, direniş ve halk hareketlerini sahipleniyor gibi yaparak aslında içeriksizleştirmeye çalışan ve alanlarda provokasyon peşinde koşan gruplar türedi. Kendilerini bazen bir kadın hareketi, bazen bir gençlik topluluğu gibi ifade ediyorlar. Bugüne kadar faşist hareketin direniş ve halk hareketlerine karşı açık saldırgan tutumlarından farklı olarak destekçi bir pozisyona sahip oldukları imajı üretmeye çalışıyorlar. Asıl amaçları halkın direniş eğilimlerinin devrimcilerle ve hatta muhalefetin en geniş kesimiyle ilişki kurmasını engellemek.
Peki neden bu provokasyon yöntemi tercih ediliyor?
19 Mart isyanı Saray karşıtı en geniş muhalif kesimlerinde bir gerçeği ortaya çıkardı. Eğer iktidara geri attıracaksan seçim oyalamacasına aldanmayacaksın. Geniş kesimlerce sokak ve direniş çizgisi tek geçerli yöntem. Bununla birlikte ülkemizin emperyalist bağımlılık ilişkilerinden kurtulmasını hedeflemeden, sermayenin farklı fraksiyonlarından kurtuluş bekleyerek, düzene yedeklenerek sürdürülecek muhalefetin içinde bulunduğumuz durumu tersine çevirecek bir gerçekliği yok. Dolayısıyla sokak ve direniş gerçekliği aynı zamanda anti-emperyalist, sosyalist bir hareketin ortaya çıkma dinamiklerini de taşıyor. Kendilerini bugün henüz “Sosyalist” saflarda görmeyen özellikle gençlik içinde çok geniş bir kesim bu gerçeklikle temas ediyor.
İktidar için bu bağlantı noktalarını kesmek, Devrimci Gençlik hareketinin gelişmesini engellemek için provokasyonlara başvuruyor. Açık saldırı, gözaltı ve baskılarla gelişimine istediği ölçüde ket vuramadığı harekete yönelik devreye sokulan güncel plan gençliği kendi kitlesinden soyutlamak ve marjinalleştirmektir.
Son olarak ODTÜ’de yaşanan durum bu toplam planın parçasıdır. Hedef olarak ODTÜ’nün seçilmesi simgeseldir. ODTÜ 60’lı yıllardan beri neredeyse kesintisiz bir biçimde iktidarlara ve düzene muhalif hareketlerin “kalesi”dir. Üniversitelerde üniversitelilerin söz, yetki ve karar hakkına sahip olmasının en özgün örneği olan ODTÜ-ÖTK gibi bir deneyimi ortaya çıkarmıştır. Demokratik Öğrenci Hareketi’nin özgürleştirici etkisiyle fikri tartışma ve pratik üretkenlik ortamına sahiptir. Devrim Yürüyüşü bu gerçekliğin içerisinden çıkmış ve gelenek haline gelmiştir. Şenlikler binlerce öğrencinin katıldığı etkinliklerdir. Tam da bu yüzden ODTÜ ve Devrim Stadyumunda gerçekleşen şenlikler hedef alınmıştır. İktidarın çok kısa bir zaman önce hedef gösterdiği, konserlerini yasakladığı İlkay Akkaya bu pek “muhalif” arkadaşlar tarafından yuhalanmaya kalkmış ve bir provokasyona zemin hazırlanmıştır. “Bayrağa saldırıyorlar” yaygarasının arkasındaki gerçek bu toplam manzaradır. İktidar baskı ve saldırılarla engelleyemediği toplumsal muhalefet hareketindeki gelişmeyi, hareketi “provokatörler” devreye sokarak içeriden bölmeye, hareketin içerisindeki devrimcileri marjinalleştirmeye çalışmaktadır.
Provokasyonlara karşı Devrimci Gençlik’in tutumunu geliştirelim ve izin vermeyelim
Devrimci Gençlik için kendisini isyan ve direniş biçiminde ortaya koyan geniş kitle hareketleri aynı zamanda kitlelerin özneleşeceği en önemli alanlardır. Kitleler düzene karşı mücadeleyi de, kendi örgütlenmelerini geliştirmeyi de, kendi kendilerini yönetmeyi de geniş kitle hareketleri içerisinde deneyimler. Devrimciler bu deneyimleri olgunlaştıran, ön açan ve şekillendiren arka plan işçileridir. Asla kendilerini kitlelerin yerine koymazlar, kitlelerin özneleşmesinin önünü açmak için çalışırlar.
Kitle hareketleri homojen bir yapıya sahip olmayan, farklılıkları olan, ileri ve geri eğilimleri aynı anda barındıran, ideolojik olarak olgunlaşmamış çok fazla unsuru barındıran bir gerçekliğe sahiptir. Provokasyon girişimleri esas olarak kitle hareketlerinin bu çelişkili yapısını iktidarın lehine bir zemin oluşturma amacıyla gerçekleşir. Aynı zamanda provokasyon girişimlerinde provokatör olarak bu kitle hareketlerinin içerisinde unsurlar da sıkça kullanılır.
Devrimciler için temel yaklaşım tarzı tahrik olmadan, provokasyonları boşa düşürmek olmalıdır. Kitleler arasındaki sahte saflaşmalara değil gerçek düşmana işaret etmek, gerçek düşmanın üzerine örtü örten her unsuru teşhir etmek, mümkünse hareket edemez hale getirmek hedeflenmelidir. Bu noktada kitle kuyrukçuluğu da kitle gerçekliğinden kopuk hareket tarzı da yanlıştır. Bir alanda faşist bir provokasyon varsa kitle kuyrukçuluğuna yol açan bahaneler üretilip tutum almamak yanlıştır. Aynı zamanda faşistlerin provokasyon girişimlerine karşı bir kitle tepkisi üretmeyi hedeflemeden hareket etmek de yanlıştır. Zaten provokasyonun amacı da budur. Ya seni ses çıkaramaz hale getirip özellikle etkili olduğun alanlarda geriye düşürmek ya da kitlelerden kopartarak yalıtmak.
Devrimci Gençlik için karşı karşıya olduğumuz bu yeni provokasyon tarzına karşı bir kitle yanıtı üretmek temel yaklaşım tarzımız olacaktır. Toplumsal muhalefet hareketlerine “destekçi” gibi pozisyon almaya çalışarak manipülasyon girişimleri de, bayrağın arkasına sığınarak suçlarını örtmeye çalışanlar da aynı kaynaktan beslenmektedir. Bunlar istedikleri “muhalif” tavrı takınsınlar, temelde ülkemizin emperyalizme olan bağımlılığına, onun simge unsurları olan NATO’ya, halkımızı yoksulluğa ve sefalete sürükleyen Saray iktidarına karşı açık ve net bir tutumları yoktur. Çünkü zaten o merkezler tarafından organize edilen yani bir kontrgerilla aparatı olan bu oluşumlar ancak değerleri istismar ederler. Deneyimle sabittir, bayrak, vatan, millet diyerek, arkasına sığınarak provokasyon yarattıkları, etki alanı kazandıkları ya da Demokratik Öğrenci Hareketi’nin gücünü gerilettikleri her kampüs sonrasında çokuluslu şirketlerin yatırım alanı haline getirilmiş, pahalı kahveler satan zincir markalar kampüsleri işgal etmeye başlamış, yemekhane fiyatları öğrenci bütçesinin üzerine çıkmış, muhalif akademisyenler sindirilmiş, iktidar ilişkileriyle dekan ve rektör olanlar türemiştir.
Bugün hangi değer ve simgenin arkasına saklanırlarsa saklansınlar bu oluşumların kitleleri bölmesine izin vermeyecek, muhalefeti manipülasyonlarla etkisizleştirmelerine müsaade etmeyecek tarz ancak ve ancak kimsenin kendisini kitle hareketinin yerine koymayan, kitlelerin özneleşebileceği bir tarzın daha güçlü bir şekilde hayata geçirilmesinde, provokatörlerin gerçekte kim olduklarının daha güçlü bir şekilde teşhir edilmesinde ve asıl düşmana yani halkı yoksullaştıran ve sefalete sürükleyen Saray iktidarına ve onu bu topraklarda temsilci haline getirmiş emperyalist merkezlere karşı mücadeleye odaklanmaktır.